21 Aralık 2010 Salı

Lucy in the Sky with Diamonds

"Yo dostum yo! Bu kadarı da fazla işte! Bu kadarına dayanamam! Sen olayların akışına müdahale etmeyip, kendini akıntıya kaptırmış bir ergen yaprak olabilirsin ama ben 23 senenin deneyimine dayanarak olaylara el koyuyorum. Beni ve arkadaşlarımı daha fazla yıpratmana izin vermeyeceğim! Çekiyorum fişini!" dedi bana sinir sistemim ve indirdi şalteri. Sonrası yok. Hayatımın kayıp 6 saati. 

Son hatırladığım, ultra şık bir restoranda "smart" giyimli 150 iş arkadaşımla birlikte pre-yılbaşı kutlaması yapmak maksatlı göbek atmakta olduğum. Genel müdürle yaptığımız lokomotiften ayrılıp masaya oturduğumda, saatin geçmiş olduğunu ve yarım saat içinde dışarıda bir arkadaşımla buluşmam gerektiğini farkettim. "Buradan çıkmalıyım" diye düşündüm kendi kendime. 6 yarım kadeh şaraptan ummayacağım kadar sarhoş olduğumu anımsıyorum. Hepsi bu kadar!

Sonra gözlerimi aralayıp bir hastane odası gördüm ama kapandı yeniden gözlerim... Sonra tekrar açtım göz kapaklarımı güç bela ve odamdaydım. Yatağımın hemen karşısında, Taksim'de buluşmamız gereken arkadaşım bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. O sırada kapının önünden geçen ev arkadaşımın agresif talimatıyla uykuya daldık.

Her yanım ağrıyarak; kafamda 3 koca şişlik, vücudumda çeşitli morartılar, ısırılmış bir dil ve acı çeken bir mideyle başladım ertesi sabaha. Restoranda hatırladığım son sahnenin ardından 2 yakın iş arkadaşımın yanına gidip "Gitmemiz lazım" dediğimi... Beni orada tutamayınca 3 kişi taksiye bindiğimizi, takside fenalaştığımı, sürekli bana ulaşmaya çalışan arkadaşımla konuşarak beni arkadaşıma teslim ettiklerini... Taksiden indiğim anda yere yığıldığımı, kustuğumu, üstümün temizlenip taksiye geri bindirildiğimi... Ayılırım ümidiyle eve götürülüp duşa sokulduğumu, duştan çıktığımda da ayakta duramayınca durumun vahametinin ortaya çıktığını... Bunun baygınlık değil bilinç kaybı olduğunu farkeden arkadaşlarımın 112'yi aradıklarını... Komşular yardım edince ambulansa gerek kalmadan hastaneye taşındığımı... Doktorların intihar ettiğimi düşündüklerini... Polislerin uyuşturucan şüphelenip arkadaşlarımı sorguladıklarını... Bilincimin geri gelmesi için bir kaç ilaç, 1 serum ve saatler tükettiğimizi... Ancak eve geri geldikten sonra tamamen ayıldığımı... Tüm bunları ertesi gün arkadaşlarımla yaptığım görüşmeler sonucu parça parça öğrendim.

Alkol komasıymış bu zıkkım. Oldukça zor bir şeymiş doktorların dediğine göre. Yani öyle kolay kolay girilmezmiş alkol komasına. Epeyceeee alkol tüketmek, hatta kusup kusup içemeye devam etmek ve saatlerce içmek gerekirmiş. Benim durumumu o yüzden algılayamamışlar ilk başta. Çünkü 2-3 saat gibi bir sürede 6-7 kadeh şaraptan başka bir şey içmemiştim. Bu durumdaysa tek açıklama psikolojikmiş! Sinir siteminin sigorta kutusu gibi çalışmasıyla açıklanabilirmiş. Miş de miş miş...

Sarsılıp kendime geldiğim an budur sevgili dostlar! Yaşadığım ve yaşattığım korkunun haddi hesabı yok! Üstelik de ne için? Tam da o gece, O'ndan ayrılmayı kafama koyduğum için mi? Aynı gece gururumu ayaklar altına lıp Yabancı'ya "Gel" dediğim ve bir kez daha reddedildiğim için mi? Benle görüşmeye tenezzül etmeyen sevgiliyi, kendisinden fuck-body muamelesi gördüğüm bir herif ile 3 aydır aldatmanın ağırlığına dayanamadığım için mi? Yaptığım rezillikleri kendime yakıştıramayıp vicdan azabından kıvrandığım için mi? Sevmediğim bir meslekte kariyer inşa etmeye çalışıp, üstelik bunda başarılı da olduğum halde mutlu olamadığım için mi? Yıllardır birlikte yaşadığım, ailem dediğim insan tüm bu süreçte beni yalnız bırakıp üstüne üstlük bir de afra tafra yaptığı için mi? Arkadaşlarımdan, O'ndan, yıllarca yaşadığım muhitten, yoldaşımdan ve etik değerlerimden aynı anda uzaklaştığım için mi?

Sinir sistemi haklı beyler! Ben de kendime "Yo dostum! yo!" demek istiyorum. Bunların hiçbiri insana bilinci kaybettirmemeli, vücudunu böylesine isyana sürüklememeli! Hepsini bir araya toplasan yine de bunca sıkıntıya değmez. Kendime acıyıp, bunları dert bellemeye bugün itibari ile son veriyorum huzurunuzda!

O da... Yabancı da... Uzak duran can yoldaşları da... Bundan kelli elimin tersidir!
Gerisi sadece me, myself and I!
Artık yeni sevgilim karaciğerim. Midemin mutluluğu içinse herşeyimi veririm. Sinir sistemimden daha iyi bir dostum yok bundan sonra ve her türlü kararım için: Ben bilmem, beyin bilir!

Sağlıkla kalın canlar...


29 Kasım 2010 Pazartesi

Where is my Mind?

http://fizy.com/#s/1m4mma

Bir gittim pir gittim. Dönemedim bir türlü bu mahalleye.
Özüme döneyim diyeydi zaten tüm çaba ama evime bile dönemez oldum en sonunda.

Dilim döndüğünce: İşler epey karıştı canlar.
Dilimin dönmediği yerdeyse uzanan bomboş ve apak sayfalar...

Geçmiş günlerde aynı fikri yakalayabildiysek ucundan da olsa ya da ılık tebessümünüzün sebebi olabildiysem umulmadık bir anda... Belki iyi bir dilek yollarsınız bana hava kararınca. Hava kararınca içim de kararmasın veya doğan güneşle gelen aydınlık ruhuma da kaçsın diye. Ruhum kaçacak delik aramayı sürdürecek aksi takdirde.

Elbet gelirim bir ara gene bu mahalleye, gelince tıklarım sizlere de. Kalın sağlıcakla...



10 Kasım 2010 Çarşamba

Why Don't We Do it on the Road?

Yeni aldığım parfüme bayıldım. Bu kadar güzel kokabilir bir hatun kişi ancak. Kendisini eşarbıma boca ettikten sonra eşarbı boynuma dolayıp oturdum. Yaklaşık yarım saat sonra erotik hayallere dalmış olduğumu farkettim. Kendimi kendi kokumla tahrik ettim. "I just turned myself on" adlı bir beste yapmak istiyorum, Katy Perry styla!



İzmir'in barlarında biranın yanına turşu getiriyorlar. Turşuya sadece hamilelik dönemlerimde değil, normalde de aşerdiğimden çoook hoşuma giden bu uygulama meğer muhteşem de bir lojik barındırıyormuş bünyesinde. Turşu yapısı gereği insanın içini yakan bir gıda olduğundan, turşuyu yedikçe daha çok susayıp daha çok bira sipariş ediyormuş insanlar. "Oh la la!" öyle değil mi? Bol tuzlu patlamış mısırın ardında da aynı mantık yatıyormuş netekim.


Bira dedik alkolden devam edelim. Yıllardır köpek gibi içmeme rağmen hala 3.biradan sonra hayatım blurlanmaya başlıyor. Ucuza sarhoş olmak bir yandan güzel olsa da bir ufağı tek başıan devirip masadan babalar gibi kalkan hatunları da kıskanmıyor değilim. Bir de dün gece, evde tek başına şarabını yudumlayan hüzünlü ve güzel kadını oynadım. Bence rolümün epeyce hakkını verdim. Hoşuma da gitti halim. Böyle böyle alkolik olurum artık...






 



9 Kasım 2010 Salı

Pantolonunu Çok Sevdim, Çıkar Onu Bebeğim!

Yıllarca kılığa kıyafete önem vermediğimi iddia ettim. Pespaye sayılmasam da hiçbir zaman kokoşluk seviyesine erişemedim. İçten içe bu tavrımı beğendim. Kıyafete para vermemekle gurur duydum. Fakat geçen yılların sonunda yepyeni bir şey kefettim: Aslında gayet de şekilciyim! Kıyafete önem vermekle kalmayıp, insanları buna göre yargılıyor, haklarında karar veriyor ve en kötüsü de bundan pişmanlık duymuyorum.

Nasıl ki kotunun üstüne hiçbir şey giymeyerek bize karın kaslarını sergileyen yalınayak adam aklımı başımdan alabiliyorsa, yanlış ayakkabı seçimi de libidomu bir anda sıfırlayabilir. Mesela adam dediğin,
  • Parmak arası terliğin plaj dışında ayağa takılmayacağını,
  • Eşofmanın sadece evde giyilmesi gerektiğini,
  • Slip donların tedavülden kalkışının her yıl şenliklerle kutlanıldığını,
  • Boxer dediğinin efendi olması gerektiğini, öcüklü böcüklü cicilerin ancak "cici"lere yakıştığını,
  • İster siyah ister haki ister beyaz olsun hiç farketmez, herhangi bir tür atletin karizmayı dağıtacağını,
  • Erkek kazaklarında, gömlekerinde ve t-shirtlerinde pempe, eflatun, mor vb renklerin olmadığını,
  • 80'lerin gözde glam rock yıldızlarından biri değilse dar kotla cool olamayacağını,
  • Kolye, bileklik, yüzük gibi aksesuarların bayanlar için olduğunu bilir!


Bilmeyenler isterse ağızlarıyla kuş tutsunlar, ben onlara erkek demem! Ki ağzıyla kuş tutuyorsa zaten direk giysin pempe kazağıyla kalpli boxerını, zira saksoda görsellik de önemli bir yer tutar kanımca.

Acaba ben mi çağın çok gerisinde kaldım yoksa hislerimi paylaşan sessiz bir kitle hala mevcut mu çok merak etmekteyim.

5 Kasım 2010 Cuma

Mustang Sally


Milliyet çok acaip bir gazete. Yani hürriyet de okuyorum mesela ama o bile bu kadar tuhaf gelmiyor. Gerçi bir an düşündüm de... Hürriyet bir gazete olarak kafamda meşrulaşmaya başladığına göre, gri hücrelerim yavaş yavaş peynir kıvamına geliyor demektir. Ürktüm! Neyse canım, ben başka bir şeyden bahsediyorum. Milliyet diyorum, akıllara zarar maşallah! Tabi ki meşhuuuur foto galerisinden bahsetmeye lüzüm dahi yok! Bugün gördüğüm şu albüm yüzünden ofisteki herkes manik olduğuma kanaat getirdi. Çünkü sandalyemden düşene dek güldüm kendi kendime. Ama allah rızası için bir bakın yaa! Resmen Bülent Ersoy olum bu!!! Sanki Bülent Ersoy, Hande Yener'e "Hacıt üstüme giyecek iki parça bir şey veriver de ben bir boy İngiltere yapıp geleyim." demiş gibi. Ay hala gülüyorum ya baktıkça...


Akabindeyse şöyle birşey buldum. Bıçak gibi kesiliverdi gülmem. Sonra diyorlar ki yok efendim bloglarda hep bir tepki bir agresyon... [Telekinesis bu lafım sana!] İyi de sinirlenmekte haksız mıyım a dostlar? Bu ne şimdi a.k? Sen uçan fil Dumbo'nun ayakları yere basan versiyonuyken taşing kıvamına gel, sonra da çık meydana bikir bikir öt: Ay dombul dombul memelerim de ne güzeldi de, kıvrımlarım da bilmem ne! Hadi leeeeyn! Hırıspı seniii! Hiç sevmediğim pis ayaklar bunlar. Ha hevesle başladığım diyet her leziz sofrada suya düşüyor olabilir ve sinirim bundan sebep de olabilir ama gene de yalan dolan beyanlar bunlar ya! Sinirimi zıplattı sabah sabah.





Bu arada Sonisphere 2011 diye söylenti zıbırtmışlar. Bir line-up var ki "Biri bizle t.şak geçiyor" dedirten cinsten. Kesin kafaya alınıyoruz ama haydi hayırlısı, dedikleri doğru çıkarsa hacı oluruz allahıma. Çıkmazsa da canları sağolsun. Onun yerine paraya kıyar Bon Jovi ile avunuruz. Ön sıralardan sahneye doğru el-kol uzatan gözü yaşlı ergen kız tribine bağlarız, değişiklik olur.



=> Gideri yüksek, götürülebilitesi düşük bu gibi adamlar kalbimi kırıyor!




O değil de... Ben dün tavuk suyuna makarna yaptım. Vallahi bayağı hoş oldu. Böyle tavuklarla makarnalar aynı suyun içinde pişiyor, sonra makarna o suyu çekiyor falan... Böyle anlatınca epey iğrenç durdu, midem bulandı valla ama yerken çok hoştu be. Acı falan da koydum biraz. Gelsin baharatlar, gitsin çeşniler... Ooh miss! Yemek yapmaya başlamak distimik hayatımdan sıyrılma çabalarımın ilk basamağını oluşturuyor. Afferim lan bana.
MB sana puanım 9!

[Friends sevgim hakkındaysa konuşmak dahi istemiyorum. Öyle böyle değil zira kendisi! Belki bir gün ayrı bir yazı yazarım bununla alakalı.]

Öperim canlar...





 



 

1 Kasım 2010 Pazartesi

So Tell the Girls I'm Back in Town

Şu minnacık tatili fırsat bilip kendime ufacıcık bir kaçamak verdim.
Aile denilen huzur yumağının kollarında, kuzen denilen neşeli insanların kahkahalarıyla demlendim.
Güneş içime işlesin diye bağrımı göğe açmışken üşüyen ayaklarımın sesine kulak vermedim.
Ayaktan üşüten insanın karnındaki gaz sancısını hiçbir battaniye dindiremezmiş, öğrendim.
Yabancı'nın memleketi burası diye düşünüp, "Kitap zevkimiz de tuttu deyyusla" derken sevgilimi özledim.
Puslu Kıtalar Atlası ile bulamadığım yoluma yüreğimden bir pusula çizdim.
Pompalı tüfekle koca bir kayayı vuramayıp, omzumu tüfeğe teptirmekle yetindim.
Silahlara antipatim genetik sebepli değilse de hayvan sevgim ırsiymiş, kabullendim.
Ikea'ya giren anne, yitik anne imiş, sabretmek gerekmiş, tecrübeyle sabitledim.
Sahil soğuğunda bira, palmiye gölgesinde rakı, otopark köşesinde tekilayla gülümsedim.
Ama hepsinden çok teyze mutfağının türk kahvesini özleyeceğim.
Çünkü şimdi gene "normal"in başlayıp "huzur"un tükendiği yerdeyim.
Ev(!)deyim.
Çok bilindik bir kokuyla süslenmiş, tanıdık bir tende çekeceğim uykuya hasretim.
Buyrun bu da tatilimdeki müziğim.

25 Ekim 2010 Pazartesi

The Flame!

10 yıllık rutin kırılmış da tarihi bir günmüş de bilmem ne... Rakibi dağıttığı halde gol atamayan, full gaz, sıfır skor takım var karşında! Takımımızın dertleri büyük a dostlar, tek maçla bitecek gibi değil. "Türk futbolu için tarihi bir gün bik bik..." diyenlere de sormak isterim: Türk futbolu ne ola ki? Hala ağız tadıyla futbol izlenmiyor bu ülkede, sene 2010 can dostlar! [O değil de... Hagi ve Tugay'ı ne özlemişiz be arkadaşş!]


Detoks kararı aldım! Sıfır sigara! Sıfır alkol! Sağlıklı beslenme! Bugünden başlayarak hem de. Tatlılar, abur cuburlar ve pilav... Size güle güle. Gelsin kerevizler, gelsin karnıbaharlar. Oooh! Karaciğerime sağlık! [Hem böylelikle sarhoş olup kendimi elin adamlarının kucağına atma, telefonda sevgili darlama, ağlak kız tribiyle iç bayma, sağlıklı ilişkiyi sabote etme vb eylemlerimin de önü kesilir belki ha?]



Detoks aslında böyle bir şey değil, değil mi? Ben yaptım oldu. Toksinlerden arınıyoruz işte. Maydanoz suyu içmesem de olur bence. [Maydanoz suyu da votkayla iyimi gider ne? Ama o zaman da botoks detoks bozuluyor işte. Ooo beybi, dilemma!]

Şu aşağıdaki şarkı çok malum bir kişi tarafından son derece malum bir internet sitesinde paylaşıldı. "Black Snake Moan filmiyle tanıdığımız cici abilerden şahane bir parça daha..." diyerek beğeninize sunuyorum. [Herifçioğluyla müzik zevkimiz de tuttu iyi mi? Boşa etkilenmemişim demek p.şttan!]

http://fizy.com/#s/1lu0u2




P.S: Black Snake Moan'ı izleyim derim. Eğer Samuel'e bayılırsanız, blues'un hastasıysanız ve "Müziğimi dinler, Ricci ablaya bakarım, film sikko olsa da olur" diyebiliyorsanız tabi...

22 Ekim 2010 Cuma

Another One Bites the Dust

Ay Hev Sam Kuvesçıns Vol. #2

Yan masamdaki iş arkadaşım bilgisayarı yavaş çalıştığı için sinirlenip 10 dakikada bir mouse'unu masaya çat çut vuran bir ablayken...
Karşı masamdaki endüstri mühendisi teyze, kızının yanağında durduk yere pörtleyen et benini doktora göstermeye gerek olmadığını çünkü babaannesinin bir haftadır okuyup üflemekte olduğunu söyleyen zihniyetken... İş dünyasından soğumam yine de yersiz midir? En azından günlerden cuma olduğu için sevinmem normal ama öyle değil mi?

 
Bugün Yabancı ile bir kez daha karşılaşma ihtimalim varken ve sevgilime çok aşıkken ve ikinci baharımızı yaşıyorken ama Yabancı'yı da tüm hafta kafamdan tam olarak silip atamamışken kendime nasıl mani olmalıyım? Yoksa mani olmayıp gidebildiğim yere kadar gidip sonra kendimden nefret edip intihara meyilli depresif kişiliğime rağmen hayatımı idame ettirmeye mi çalışmalıyım?


  


Bu yaşıma gelip bunca bilimsel hede okuyup teknolojik nevalelerle haşır neşir oldum ama hala aklımın yatmadığı bazı şeyler var. Bunların başındaysa fotoğraf makinesi geliyor. Yaşanmakta olan capcanlı ve gerçek bir anı dondurup kaydedebilmek gözüme mucizevi bir şey gibi göründüğüne göre, acaba çok mu idiyotum?


Yıllar yıllar evvel iken... Develer pireleri düdükler iken... Ben lisenin koridorlarını ergen kaşarlığımla arşışnlar iken... Televizyonlarımızı şenlendiren Johnny Depp'li Magnum reklamını internette bulabilen var mı?
(Hatırlıyorsunuz değil mi reklamı? Johnny saten çarşaflarının içinde çırılçıplak uyumaktadır ve odaya giren kadın en seksi sesi ile "Johnyy..." diyerek çarşafı aşağı çeker. Çarşaf tam pelvis kaslarına gelmiş iken hatun kişi Magnum'u görerek ona yumulur -Yataktaki pelvisine kurban Johnny'e yumulmak varken- Çarşaf, Johnny ve heyecanlı hayallerimizse yatakta kalakalır...)


Sol omuzun arkasına yaptırılan minik şirin tatlı cici bir dövme de minik şirin tatlı cici bir kızın kevaşe görünmesine yol açar mı? Yoksa hiçbir yere yaptırılan hiç bir dövmenin hiç bir kız üzerinde böyle bir etkisi yok mudur zaten?





Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Zihnimi meşgul eden sorunların sadece bunlar olmasına bakarak ne kaadr sığ bir insan olduğumu sizler de farketmişsinizdir sanırım. Ehe! Şaka yapıyorum.
Korkunç derinliklere sahip feylezof bir yapın vardır aslında. Sadece beynimi idareli kullanmaktan yanayım. Zeki olduğum kadar tutumlu, güzel olduğum kadar da küstahımdır!

FotoNot: Albert Camus'un Yabancı'sı hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan biridir. şiddetli tavsiye etmek üzere apayrı bir yazı hazırlamayı düşünmekteyim bir ara. "Eyfel g.tüme, minare s.kime" moduna ihtiyacı olan herkesin şu andan başlayarak en yakın kitapçıya kadar koşmasını öneriyorum. Muc!

19 Ekim 2010 Salı

Humanism Sucks!

Gündem başlıklarından kısa kısa...

  • Kadınlarda or.spuluk switch'inin doğuştan "on" geldiğini kabul etmek femme familyasının da lehine diye düşünmekteyim. Zira bu şekilde tüm erkeklerin doğuştan or.spu çocuğu olduğu da açıklığa kavuşmuş oluyor.
  • Oyuncak arabaları "Dışş dışş" efektiyle çarpıştırarak eğlenen oğlan bebelerle, Call of Duty'deki askerleri "A.ına koduğumun i.neleri" efektiyle çarpıştıran herifler arasındaki paralellik erkek gelişim(!)inin ne de güzel örneği!

  • Barbie'yi giydirip süsleyip Ken'in koynuna sokan kız çocukları büyüyünce ayna karşısında saatlerce hazırlanıp kendilerini sokacak erkek koynu avlamaya çıkıyorlar ki bu da kadının gelişim(!)idir bence.

  • "Sizin de EQ'nuz yüksek cicim" diye uyutulan eksik IQ'lu dişi ahalisinin nasıl olup da dünyayı parmağında oynattığını sadece şu teoriyle açıklayabiliyorum: Erkeklerde bu ve şu arasındaki senkron bozukluğu! İkisi aynı anda çalışamıyor olsa gerek.

  • Deyişin doğrusu "Karun kadar zengin olacağına fındık kadar a.ın olsun" mudur yoksa "Dünya kadar aklın olacağına fındık kadar a.ın olsun" mudur diye tartışırken geçen gün, farkettik ki lafın girizgahına x değişkeni koymak kafi. Zaten x yerine ne koysan söz doğruluğunu koruyor.

Esenlikler dilerim...

15 Ekim 2010 Cuma

Mimi mi mama ma...

İlk mimim de mimlendiğine göre artık mimli bir bilokır sayabilirim kendimi değil mi?
Bilok dünyasındaki ilk terfimi almama vesile olan Lilja'ya buradan şubidi dubap bubap'larımı yollar ve konuya giriş yaparım:


Şimdi efenim mevzu tam olarak şöyle; yaşadığımız tüm sıkıntıları geride bırakıp, sevmediğimiz insanlardan, yapmaktan daral gelen işlerden uzağa bir tatile gidiyoruz. Bizi yolcu etmeye gelmiş üstelik gıcık olduğumuz herkes. Alayına çalımlı bir bakış fırlatıp arabamıza bindikten sonra, geride kalanları çatlatırcasına müziğin sesini sonuna kadar açıp, tozu dumana katarak oradan uzaklaşıyoruz. Şimdi sizden istediğim, mimlediğim herkes bindiği arabanın resmini ve son ses açtığı şarkının adını, sözlerinden bir bölümü ve söyleyen solistin resmini yayınlayacak.


Eğer pikap hastası olmamı garipsemeyecekseniz işte budur benim arabam:

Kendisi Nissan Navara olur, biraz eskidi belki bu model ama her daim gönlümün baştacıdır.

Pikabıma atlayıp saçlarımı savururken de arkamda kalanlara şunu çalıyor olacağım:
Iron Maiden - Can I play with Madness

Ahan da ayrın meydın ve de şarkının bir kısım sözleri:


can i play with madness
give me the sense to wonder
to wonder if i'm free
give me a sense of wonder
to know i can be me
give me the strength to hold my head up
spit back in their face
don't need no key to unlock this door
gonna break down the walls
break out of this bad place



Mişın ekamplişt diye düşünmekteyim.
Fakat son olarak benim de birilerini mimlemem gerekiyor sanırsam.

Bu nedenle de henüz arablarını/şarkılarını ize anlatmamış olanlardan Leah ve Hemera'yı seçiyorum.

14 Ekim 2010 Perşembe

Fixing a Hole

Gene bin türlü laflar hazırlamaktan alıkoyamadım kendimi. 

Önce dersimize çalışalım:

  • Bekaret Zarı tabir edilen beden parçası, tamamen hijyenik sebeplerle vajinanın iç kısmına konuşlandırılmış bir tasarım harikasıdır. Zira kadın cinsel organı fiziksel özellikleri gereği mikrop, virüs kapıp bakteri üretmeye oldukça müsaittir. Zarımız ise zararlı dış etkenleri içeri geçirmezken vücut sıvılarının dışarı çıkışına izin veren porlu bir yapıdadır. Mini mini kız çocukları sağlık bilincine sahip olacak yaşa gelene dek bu zar tarafından hastalıklardan korunmaktadır. Yani bir noktada, burundaki kıl ne ise vajinadaki zar da odur. 
  • İnsan evladı dediğimiz kişi özünde hayvanoğlu hayvandan başkası değildir. Bu nedenle de pek çok memeli hayvanın sahip olduğu temel içgüdülere sahiptir. Hormonları ve iç güdüleri ile hayvan olan birey, aklı ve kalbi ile insan olmaya çalıştığında bugünkü tek eşli ve duygusal temelli cinsel davranış biçimi ortaya çıkmıştır. Bu durum her ne kadar zorlama ve dayatma gibi görünse de çiftleşirken eşiyle yüz yüze duran hayvana -insan hariç- doğada pek rastlanmadığı göz önüne alınırsa; adaptasyon konusunda katettiğimiz yolun ne kadar büyük olduğu anlaşılacaktır.

Şimdi bu iki veriyi aklımızda tutalım ve bir hikaye yazalım:

Ehlileşmiş adam evrimleşmiş kadını sever. Sırf kendinin olsun ister. Kadın da ha keza. Başkalarına yaz gözle bakmamak üzere sözleşirler. Bir gün sevişmek isterler. Kadın reddeder. Çünkü zarı bir kez bozdurursa bir daha geri gelmez [Oysa kadın, sağlık bilincine sahip olacak yaşa çoktan gelmiştir]. Adam mecburiyetten(!) kadının eline, ağzına, zar olmayan muhtelif yerlerine girip çıkar. Tabi ki de yetmez [Çünkü insanlık, en zeki memeliye takılmış bir masktır]. Adamın önce gözü sonra kendi başkalarına kayar [Eninde sonunda bu da bir ihtiyaçtır]. Kadın bakar adam elden gidiyor, o da sevişmek ister ama öte yandan zardan da korkar. Bir gün zar korkusu g.t korkusunu bastırdığında kadının tepesinde bir ampül yanar ve anal müdahaleye göz yumar. Sevişmek gibi güzel bir ayini b.k yoluna harcarlar. Gel zaman git zaman birbirlerinden sıkılmaya başlarlar. Serde gençlik var, güzellik var. Başkalarıyla da olabileceklerinin ayırdına varırlar. Adamın vicdanı rahat, kızı bozmamıştır. Kızın gönlü ferah, zarı harcamamıştır. Medenice(!) ayrılırlar.
Adam başkasını bulur, zarsal muayeneden başarıyla geçen temiz kızın masumiyetine vurulur ve hikayesi loop'a girer.
Kadın başkasını bulur, zarsal muayeneden başarıyla(!) geçer. Yeni adam kadının masumiyetine(!) vurulur. Namusuyla(!) yaşayan kızımız(!) da böylece loop'a dahil olur, mutlu mesut yaşar.

Bakalım bu hikayedeki yedi bin beş yüz çarpıklığı bulabilecek misiniz? Ya da adamla kadın arasındaki 7 farkı? 7 Fark yok aslında. Tek fark var, o da kadının namusu(!) için kanıt gereci varken, adamınki için olmayışı. Bana kalırsa tüm hikaye böyle başladı...

Aslına bakarsanız kimseyi garipsemiyorum ben. Sevişmek ne kadar doğalsa buna sade seks olarak bakmak da öyle. Her önüne gelenle zevkten zevke koşmak ne kadar mantıklıysa evlenene dek kimseyle aynı yatağa girmemek de...
Lakin işler epey çarpıtıldı. Kavramların hepsi birbirine girip yukarıda bahsi geçen kutuplardakilerin hepsi "-mış gibi" yapmaya başlayınca da işin tadı kaçtı. 

Konunun beni üzen tek yanı bu işte. Yoksa zaten bana ne ki? Herkesin tuttuğu kendine!

7 Ekim 2010 Perşembe

Life is an Elevator

Yemeğe gittim, güzel vakit geçirdim, harika şeyler yedim, keyifle eve geldim, duşumu aldım, O'na "Yarın görüşelim" diye bir mesaj attım, yattım.
Ağlamaya başladım. Tam o sırada O aradı. Açtım, ağlayarak.
Kafası iyi, evde ot alemi...
Korktu ağladığımı duyunca, üzüldü bir de gerizekalı.

"Çok yalnızım" dedim.
"Ev arkadaşım yeni sevgilisiyle tavşan styla yaşadığından eve uğramıyor. Tesisat sorunları hiç bitmiyor. Ev şantiye halinde. Gece kafasını yastığa koyduğunda aklına geldiğim tek insan annem ve o da çok uzakta. Sevdiğim herşey geçmişte kaldı. Gelecekte beni cezbeden hiçbirşey yok ve bunları konuşacak kimsem yok." dedim.
Üzüldü salak. "Bilseydim gelirdim. Neden hiçbir şey söylemedin? Neden bu hale gelene kadar anlatmıyorsun hiçbir şeyi? Bir telefonuna yanındaydım oysa, çok yalnız bıraktık değil mi seni?" dedi. Gelmezdi halbuki. "Saçma şeylere üzülüyorsun, regl vaktin mi geldi?" derdi. "Gelmezdin ki!" diyemedim.
 Beni teselli edişini dinledim. Cevap vermedim, tartışmadım. Kendisinin bile söylerken inanmadığı şeylere inanıyormuş gibi yaptım.

Uykuya daldım. Gerçekten... Uykuya daldım!

24 Eylül 2010 Cuma

Learn to Fly

Sorularım var,
Sorunlarım var,
Alınacak yanıtlarım,
Verilecek cevaplarım var.
Diyerek kapına geldiğim gece, sallama çay eşliğinde sallama bir sohbetle başlayıp sallanan bir yatağın üzerinde terleyen iki başlı bir garip hayvan şeklinde sonlacaktı der miydin? Ben derdim.
Hep böyle oldu şimdiye dek. Gittiği yere dek böyle sürecek. Birbirine karşı koyamayan iki tenin sorunları da terler ve boşa giden spermlerle birlikte peçetelere silinecek. Müzik çalarken, çaylar içilecek ve bilgisayarda arabalarımız yarışırken "Ne diyecektin sen bana?" sorusuna "Hiiiiç... Unuttum!" diye yanıt verilecek.

Olsun, memnunum ben halimden. Sanırım en kötüsü de bu esasen.

23 Eylül 2010 Perşembe

Help! I need somebody!

Yorumlarla ilgili sıkıntıma derman olan sevgili Ayris'e teşekkürü borç bilirim a dostlar. Buradan bir kez daha ileteyim istedim.
Böylelikle, yazdıklarına yorum getirilmesini istemeyen dar kafalı bir garip mekan sahibinden; her görüşe açık, hatta yorumlara aç hür zihniyet'e terfi etmiş bulunmaktayım. (Yihu!)
Sizler de ister geriye ister ileriye dönük görüşlerinizi gönlünüzce bildirebilirsiniz bundan gayrı.
Hepimize hayırlı uğurlu olsun!



22 Eylül 2010 Çarşamba

Sinirliyim Bu Kez*

Hayatını başkalarının otuz bir malzemesi olmaktan korkarak ve yaşantısını buna göre sınırlandırarak geçiren genç bayanlara ne kadar üzülüyorsam, "Selam, ben Pelinsu. fizikte 3.sıfa geçtim bu yıl." cümlesine çadır kuran adam müsveddelerine de o kadar sinirleniyorum.
"Cümlede geçen "fizik" lafı senin engin hayalgücünde çağrışımlara vesile oldu da mı ayaklandın bre dürzü? Yoksa şahsına hitap eden her dişi mi sende bu etkiyi yaratıyor?" demek istiyorum kendisine.

Bir tarafta entellektüeliteden ölen elit bir güruh var, "Seksi tabu olmaktan çıkaralım arkadaşlaaaar" motivasyonuyla her yerde söylemler döşüyor -ki zaman zaman kendimi bu akıma kaptırma gafletinde bulunuyorum. Her sefer ağzımın payını alıp nerede yaşadığım hatırlatılıyorum allahtan- diğer yanda da "Ağbi oha yeaa kaşara bak, seksli meksli konuşuyor! Bunu alacan, eve götürecen, böyle inlete inlete, kanırta kanırta..." diyen amsalak zihniyet.
Bu ne a.k? Nasıl bir çatışma, nasıl bir kutuplaşma aldı yürüdü bu memlekette? Ya modernlikten(!) her önüne gelen veren duygusal boşluk kraliçeleri, ya da bir merhabaya s.k kaldıran şehir abazaları? Yok mudur bunun bir ortası, yok mudur ağız tadıyla sevişen genç dimağlar?
Yok arkadaş, ben çekiliyorum bu sahalardan. "Güzel kızlar sıçmaz, osurmaz" ya da "Benim sevgilim otuz bir çekmez" gibi daha güvenli konularda sürdüreceğim savaşımı. Yıldım yeminle...


*Başlıkta yok ama buradan gelsin anın asabi ambiansındaki şarkı

20 Eylül 2010 Pazartesi

Comfortably Numb

Blog dünyası sucks!
Kendimin az değişik versiyonlarının varlığını keşfetmek hiç yaramadı bünyeme.
Unique ve de antik olduğuma inandığım huzurlu günlerimi mumla arıyorum.
Beğenmedim. Hiç. Benzemezdi hani kimse bana...


17 Eylül 2010 Cuma

No Women No Cry

Ay hev sam kuvesçıns:
  • 20 küsürlerindeki taş bebekler neden 45'lik azgın tekelerin kollarına atılmaktan pek mesut olurlar?
  • Edebiyat-müzik-resim vb sanat üçgenlerinin iç açılarının toplamı olmuş ablaların, recep ivedik kültürlülüğündeki hırbolar karşısında dibinin düşmesinin sebebi nedir?
  • Neden çift anadalını master degree ile taçlandırmış memeli beyinler lise terk heriflere koşarak giderler?
  • Son derece sündürebileceğim bu listeye emsal teşkil eden bağyanlar sadece benim çevremi mi oluşturur, yoksa her yerde örneklerine rastlamak mümkün müdür?
"Eh vre erenler senin çevren kötüymüş, ben ömrümde böylesini görmedim" diyorsanız eyvallahım var, gıkımı çıkarmam. Gerisini okumanıza da gerek yok zaten. başka bir yazıda görüşmek üzere, esen kalın...

Fakat "Ay evet yeaaa, nedir bu hatunların derdi dostum? Nerde iiyyvvrennçç bir tip var onu buluyolağğ!!" diyorsanız o halde "Tüm kızların beyni, soğancıklarının gölgesinde kalmıştır" tezime de katılıyorsunuzdur herhalde.
Evet tabi ki erkekler de zeka küpü değil, evet hepsi amsalak, evet hepsini istesen parmağında çevirirsin vs vs vs... Ama konu o değil a güzelim, az sakinleş de soluklan hele. Bak bir daha düşün şimdi, getir tüm parçaları bir araya. Vallahi sen de göreceksin ortaya çıkan resmi: Kız milleti resmen gerizekalı!
Eğer yazının girizgahında anlatılan abiler, o caanım ablaları türlü katakullilerle tavlamayı başarabiliyorsa hala... Hala "Ya yaşı büyük ama ben zaten çocukken de Richard Gere'i Leanorda di Caprio'ya tercih ederdim" ya da "Tahsil önemli değil bebüşüm, yani evet iş de bulamadı hala ama benim param var çok şükür, hem ne üniversite mezunu dallamlar üzdü beni bugüne dek" ve hatta hatta "Entel camianın elitist tavrı çok bunaltıyor beni. Ben toplumsal gerçeğimizin en saf halini yakaladım Recep'imin ivedi stilinde..." gibi fikirlere inanıp aşkı bunun peşinde kovalıyorsa dişi kişiler... Daha da konuşmam ben arkadaşım! Evet kadınların EQ'su yüksek ve evet erkeklerin de IQ'su. İşte o yüzden de kadınlar duygusalken erkekler düz mantık, işte hep EQ'nun suçu falan ama eeeh yeter be a.q der insan. Bunun adı düpedüz gerizekalılık işte! Bir kabul edin bunu önce, sonra sohbetimize devam edelim...

P.S: Erkeklerin topunun köküne hep birlikte kibrit suyu dökeceğimiz yazımız çok yakında burada olacak. Bizi izlemeye devam edin.

14 Eylül 2010 Salı

Flesh and the Power it Holds.Vol.2

Hızla soluyan bedenim, terli göğsünün üzerine düşünce farkettim kalbinin ne kadar hızlı çarpmakta olduğunu. Soluğumu düzenlemeye çalışırken ben, sen öksürdün kuvvetlice. Ciğerlerinin kasılmasını kasıklarımdaki sızıyla hissedince anladım artık içinden çıkmam gerektiğini ve canımın hiç istemediğini de.
Anahtar kilit gibi, yap-boz'un en güzel iki köşe parçası gibi, Bonnie & Clyde, köfte ve pilav ve dünyadaki tüm güzel ikililer gibiydik.
Tek gibiydik. Ter gibiydik.
Asında b.k gibiydik.
Sevişmenin kitabını yazarken sevmenin el kitabını bile okumamış cahil yazarlardık.
Cahil cesaretiyle kalkışılmış bu ilişkiyi bala g.te yıllarca sürükleyebilmiş şanslılardık. Sevmeyi öğrenemeden aşık olacak kadar şanssızdık.
Şimdi eylül. Gündüz şimdi. Günlerden salı ve yağmurlu pencereler var etrafta. Bu satırları yazmak ne de kolay şimdi. 
Gece olsa halbuki... Esintiden tülün havalandığı nisan pencereleri olsa etrafta... Cuma olsa mesela ve hazla soluyan bedenim terli göğsünün üzerinde olsa ve sen içimden hiç çıkmamış olsan ve bu satırları baştan yazacak olsam... Aşk derim sadece. Birlikte atan kalpler derim. Derim yanıyor derim derinle birlikte. Kocaman bir yangınız ama cürumumuz kadar yeri bile yakamıyoruz derim. Bir kez daha sevişmekten başka bir şey geçmez aklımdan. Toparlanmasına fırsat vermediğim soluğunu dilimle ıslatırım ve  ıslak nefesin en güzel yerlerimi öpsün isterim. İsterim zaman dursun, sevişmemiz donsun. Gündüz gelmesin hiç. Tüller uçuşsun hep. Satırlarım aşklı kalsın. Aşkımız baki kalsın. Bakiyemiz yarına kalsın. Sen kal. Gitme. Hiç.
Gitme sen hiç. Gitmesen hiç...

8 Eylül 2010 Çarşamba

Yine mi Güzeliz Yine mi Çiçek?

Bayram iyidir. Bayram candır.
Gidin ananızı babanızı görün.
Amcanızı öpün.
Teyzenizi gıdıklayın. (Dayım yok, ben bilmem ona ne yapılır.)
Zaten kalmış bu insancıkların toplasan 10-20 sene ömrü. Kırmayın kalplerini.
Çeşme'ye, Antalya'ya yıllık izninde neyim zaten gidersin vre yavşak! Daha ömrün bol, k.çını yaymaya bayramı alet etmesen de olur benim ziihnimce.
Ha bir de bu deyyusların bayramda güneye kayıp, Rus turistlere kayamadım diye hayıflanırken çocuklarını valideye, kaynanaya bırakan cinsi var ki, onları hiç sorma!
Sorma, ağzım bozulur yoksa!
Sen daha kendi anana babana hayırlı evlat olmayı becerememişsin, beli iki büklüm yaşlı insaları canavar veletlerinle baş başa bırakmışsın, üstelik de "Torunları bayramda yanlarında olunca annemgiller çok mıtlı oluyooo" kisvesini düstur edinmişsin, ben sana daha ne diyeyim? Sizin yetiştireceğiniz nesillerden ürkerim, daha da bir şey demem.
Evet, o damarları pörtlemiş, çilli, lekeli ve bumburuşuk soğuk elleri tutup ağzıma yapıştırmak benim de favori işim değil ve yer yer kabuslarıma giriyor amma yapmak lazım canlar. Yapmak lazım güzeller.
Öptüğünüz el sayısı, gezdiğiniz mezar sayısı karşısında mağlup olunca vicdanınız da sizi mağlup eder! Uyarmadı demeyin!
O değil de... Bu ellerini öptüğümüz yaşlı insanlar var ya. Tam sen eğilmiş onun elini tutarken ve o da "Berhudar ol çocuğ..." derken bir anda sivri dişleri fırlayıp ensene yapışsa ve cümle "Kan verenlerin bol olsun! Nihahaoahsasıeeorğeğagh!" şeklinde sonlansa bambaşka olmaz mıydı herşey? 
Negzel olurdu bea!

7 Eylül 2010 Salı

Singing in the Rain...

Böyle de bir şey var bu hayatta.
Önce yala bir uçtan öbür uca. Sonra yut tek hamlede oburca.
Git yenisini al dükkandan. Bu kez yutma ama.
Komidininin üzerine koy. İçin sıkılır gibi oldu mu geceleri...
Tutup yar ortasından ikiye.
Minik yudumlar almaya başla, yeni gelmiş gibi. Hatta dibini de vur masaya, orada olmayanların hatırına.
Gör bak nasıl da içine ay doğacak.
Ya da belki batacak.
İçine batacak.
"Keşke daha yavaş yudumlasaydım, gene bitti körolasıca!" diye hayıflanacaksın.
Gün ortasında birden duracak,
- Acaba a-da-ko değil de ku-ya-ra mıyım lan?
diye soracaksın.
"Bu son aldanışım değildi, biliyorum. Güveniyorum çünkü insanlara" diyeceksin bakkal seni kazıklayınca.
Daha güzel bir insan olacaksın beş vakte kadar ve daha aylak.
İnan bana. Bensiz de kalma.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Flesh and the Power it Holds


Beni hiç mi istemedin de ben bilemedim? Hangi anda sıkıldın bu kadar acaba?
Her çarpışmamızda kırılırdık ve ufalanırdı duygularımız biraz daha, evet. Ama partikül boyutunu ne kadar küçültürsek birbirimize karışma oranımız o oranda artardı, hissederdim. Şimdiyse her şey bambaşka.
Elastik çarpışma yaşıyoruz artık. Her çarpışmamızda sekip birbirimizden biraz daha uzağa düşüyoruz. Kırılmıyoruz işin kötüsü. Ufalanmıyoruz. Sapasağlam duruyoruz ve de uzak.
Zayıf olup da sana yakın olmak, sağlam ve uzak versiyonum kadar yakmıyordu canımı. Seni seven halimi seviyordum ben, tabi sen de hala bana aşıkken. Şimdi akıllı, güçlü, sensiz ve kendine yabancı. Mantıklı attığım her adımdan sonra mantığımı s.keyim demek, içip içip kapına dayandığım günlerin pişmanlığından daha yakıcı. En çok da mideme.
Midemi yakan bu acıyı alkolle yıkayayım, kendimi sokaklara vurayım, bunalımdan bunalıma koşayım, anlamsız "blog"lara ergen esanslı aşk yazıları yazayım diyorum ama "Koca adam oldun artık.." cümlelerin kafamda eko yapıyor. Oysa "Küçük aptal.."derdin eskiden bana. Ne ara hem büyüdüm hem akıllandım? 
İlk ne zaman ortadan kaybolduğum barların tuvaletlerinde gözyaşlarımla acılarımı yıkayamadım?
Gel, gene birbirimize sarılıp birlikte ağlayalım. Olmayan geleceğimizin yasını beraber tutalım. Ağlamanın zayıflık, gelecek hayallerinin aptallık, sevgi sözlerinin saçmalık olduğu bu halimiz ötanaziyi haketmedi mi sence de?

31 Ağustos 2010 Salı

Blackbird Sings

Aile yanı tatili diye bir şey var. Değişik. Güzel. Sen yatıyorsun, annen de ağzından içeri yemek döküyor. Arada baban dürtüyor. Seni yerinden kaldırıp çivi çakma ritüeline çırak ediyor. Bir kuş yuvasını izle mesela 3 gün falan, özünde aynı mantelite.


Ben de bundan yaptım işte. Dumanı tepesinde tüten sıcak bok  kadar taze mekanımı (blog çirkin bir laf değil mi sizce de?) ondan kelli savsakladım. Dağ başında ahşap boyama sanatına kendini kaptırdığımdan yani. Hayatının baharında emekli olmuş kişi oldum 5 günlüğüne, günümüz Benjamin Button'unu başarıyla sahneledim.


Aile hayatı hususunda herkes ben kadar ballı değil, şanslı piçin önde gideniyim, evet. Knuyu daha fazla ballandırmayacağım. Fakat aklım kaldı orada, o dağ tepesinde.


Şimdi kafam boş. Ruhum desen ha keza. Kendimi toparlayınca anlatmak istediğim şeyler var. Ama toparlanınca...

 
Bir kaç güne...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

The Person You've Called has not been Lovin U Anymore

Telefon hiç çalmaksızın bet sesli kadın konuşmaya başlayıp da "Haydi başka kapıya!" deyince insanın canı sıkılıyor. Sıkılıyor amma iletişim sorunu salt telekominükasyon safhasında kalsa bunca dokunmaz adama.
Ne zaman ki telefon direkleriden inip yürek seviyesine çıktı bizdeki iletişememe hali, o zaman darlanmaya başladık için için. Dayak mı yedin, karakola mı düştün, sokaklarda sarhoş mu sürttün? Haberim yok.
İki kızar, karşılıklı bağrışırdık çok çok ama sonra iyileştirirdik izleri azar azar. Tabi sevmek lazım bunun için, sevmeye ise g.t! Bizde var mı peki hala o g.t? Maalesef bundan da haberim yok.

24 Ağustos 2010 Salı

We all Live in a Yellow Submarine!

Kendi kendine psikanalizin b.kunu çıkaran insan pek sevimsizmiş, bugün sebepleriyle birlikte bunu irdeleyeceğiz:

Şimdi sen o kevaşe Bihter kendine kıydı diye ağlayacak kadar ebleh ve 10 saniye sonra ekranda beliren Mr.İvedik'in apış arası kaşımasına gülecek kadar sığ isen bizim günahımız ne?  Neden kendine yakıştırdığın -ve muhtemelen seni cool gösterdiğine inandığın- manik-depresif  teşhislerinle beynimizi darlıyorsun ki? Distimik ömrümün sebebi sensin yemin ederim! Ama tabi kabahat sende de değil, seni bu hale getiren ebeveyn bozuntularında! Şu tip analar oldukça bu tip bebeler büyüyüp bize musallat olmaya devam edecek:

Misafirliğe gittiği evin salonunu hipodrom sanmış beygir yavrusu veledini kastederek "Bizim oğlan pek hiperaktif maşallah!" diyen teyzeye biri bildirmeli: Alnının çatına okkalı şamarı vaktinde yemediğinden kelli haylaz yetişmiş çocuğuna teşhis koyup bir de bunu marifet sanman, analığının tüm kutsallığını s.kip atıyor haberin ola! Sonunda seni "Hiparektif Veloların Çilekeş Anaları" derneğinin eline vereceğim ve linç edilmekten de son anda kurtarmayacağım, uyarmadı deme!

Son sözüm size eyy gırandperıntlar! Eyyy SNS Zincirinin (Sorunlu Nesillerin Sorumluları) ilk halkasını oluşturanlar.. Evet yaşlısınız, hatta bilgesiniz, yeri gelir gül suyu kokulu ellerinizi öperiz ammaaa... Torununuz ileri zekalı değil! Hiç olmadı, hiç olamayacak! Artık lütfen bunu anlayın! O yaştaki tüm çocuklar o topu o delikten geçirmeyi başarabiliyor zaten. Hatta sizinkinin bu işlem sırasında salyasının sol dudak köşesinden akmaya başladığı göz önüne alınırsa, biraz zorlandığı ve yaşıtlarının gerisinde olduğu bile söylenebilir. Lütfen şu kuruntularınızı bir kenara bırakın, anladık torun başka bir şeymiş ama insanı aile hayatından tiksindirdiniz, hayattan soğuttunuz.

İçimde bir gram yaşama isteği kalmadı yemin ederim. Biri bana tombul şişemi getirsin...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Hey you!

Kendinden çok bahsedenleri sevmem.
Sorulmadığı halde fikir beyan edenleri sevmem.
Sürekli "Ben" diyenleri sevmem.
Aslında çok konuşanları zaten sevmem.

Kendini çok önemseyenleri hiç sevmem.

Fakat canım sıkılıyor ve vaktim bol ve söyleyeceklerim de...
Ve sanırım kendimi bu kadar çok sevmemeye ihtiyacım var.
O yüzden ben de bulaşıyorum bu illete.
Hoş geldim mi ki ne dersin?
Miki ne dersin?
Mickey ne dersin?