21 Aralık 2010 Salı

Lucy in the Sky with Diamonds

"Yo dostum yo! Bu kadarı da fazla işte! Bu kadarına dayanamam! Sen olayların akışına müdahale etmeyip, kendini akıntıya kaptırmış bir ergen yaprak olabilirsin ama ben 23 senenin deneyimine dayanarak olaylara el koyuyorum. Beni ve arkadaşlarımı daha fazla yıpratmana izin vermeyeceğim! Çekiyorum fişini!" dedi bana sinir sistemim ve indirdi şalteri. Sonrası yok. Hayatımın kayıp 6 saati. 

Son hatırladığım, ultra şık bir restoranda "smart" giyimli 150 iş arkadaşımla birlikte pre-yılbaşı kutlaması yapmak maksatlı göbek atmakta olduğum. Genel müdürle yaptığımız lokomotiften ayrılıp masaya oturduğumda, saatin geçmiş olduğunu ve yarım saat içinde dışarıda bir arkadaşımla buluşmam gerektiğini farkettim. "Buradan çıkmalıyım" diye düşündüm kendi kendime. 6 yarım kadeh şaraptan ummayacağım kadar sarhoş olduğumu anımsıyorum. Hepsi bu kadar!

Sonra gözlerimi aralayıp bir hastane odası gördüm ama kapandı yeniden gözlerim... Sonra tekrar açtım göz kapaklarımı güç bela ve odamdaydım. Yatağımın hemen karşısında, Taksim'de buluşmamız gereken arkadaşım bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. O sırada kapının önünden geçen ev arkadaşımın agresif talimatıyla uykuya daldık.

Her yanım ağrıyarak; kafamda 3 koca şişlik, vücudumda çeşitli morartılar, ısırılmış bir dil ve acı çeken bir mideyle başladım ertesi sabaha. Restoranda hatırladığım son sahnenin ardından 2 yakın iş arkadaşımın yanına gidip "Gitmemiz lazım" dediğimi... Beni orada tutamayınca 3 kişi taksiye bindiğimizi, takside fenalaştığımı, sürekli bana ulaşmaya çalışan arkadaşımla konuşarak beni arkadaşıma teslim ettiklerini... Taksiden indiğim anda yere yığıldığımı, kustuğumu, üstümün temizlenip taksiye geri bindirildiğimi... Ayılırım ümidiyle eve götürülüp duşa sokulduğumu, duştan çıktığımda da ayakta duramayınca durumun vahametinin ortaya çıktığını... Bunun baygınlık değil bilinç kaybı olduğunu farkeden arkadaşlarımın 112'yi aradıklarını... Komşular yardım edince ambulansa gerek kalmadan hastaneye taşındığımı... Doktorların intihar ettiğimi düşündüklerini... Polislerin uyuşturucan şüphelenip arkadaşlarımı sorguladıklarını... Bilincimin geri gelmesi için bir kaç ilaç, 1 serum ve saatler tükettiğimizi... Ancak eve geri geldikten sonra tamamen ayıldığımı... Tüm bunları ertesi gün arkadaşlarımla yaptığım görüşmeler sonucu parça parça öğrendim.

Alkol komasıymış bu zıkkım. Oldukça zor bir şeymiş doktorların dediğine göre. Yani öyle kolay kolay girilmezmiş alkol komasına. Epeyceeee alkol tüketmek, hatta kusup kusup içemeye devam etmek ve saatlerce içmek gerekirmiş. Benim durumumu o yüzden algılayamamışlar ilk başta. Çünkü 2-3 saat gibi bir sürede 6-7 kadeh şaraptan başka bir şey içmemiştim. Bu durumdaysa tek açıklama psikolojikmiş! Sinir siteminin sigorta kutusu gibi çalışmasıyla açıklanabilirmiş. Miş de miş miş...

Sarsılıp kendime geldiğim an budur sevgili dostlar! Yaşadığım ve yaşattığım korkunun haddi hesabı yok! Üstelik de ne için? Tam da o gece, O'ndan ayrılmayı kafama koyduğum için mi? Aynı gece gururumu ayaklar altına lıp Yabancı'ya "Gel" dediğim ve bir kez daha reddedildiğim için mi? Benle görüşmeye tenezzül etmeyen sevgiliyi, kendisinden fuck-body muamelesi gördüğüm bir herif ile 3 aydır aldatmanın ağırlığına dayanamadığım için mi? Yaptığım rezillikleri kendime yakıştıramayıp vicdan azabından kıvrandığım için mi? Sevmediğim bir meslekte kariyer inşa etmeye çalışıp, üstelik bunda başarılı da olduğum halde mutlu olamadığım için mi? Yıllardır birlikte yaşadığım, ailem dediğim insan tüm bu süreçte beni yalnız bırakıp üstüne üstlük bir de afra tafra yaptığı için mi? Arkadaşlarımdan, O'ndan, yıllarca yaşadığım muhitten, yoldaşımdan ve etik değerlerimden aynı anda uzaklaştığım için mi?

Sinir sistemi haklı beyler! Ben de kendime "Yo dostum! yo!" demek istiyorum. Bunların hiçbiri insana bilinci kaybettirmemeli, vücudunu böylesine isyana sürüklememeli! Hepsini bir araya toplasan yine de bunca sıkıntıya değmez. Kendime acıyıp, bunları dert bellemeye bugün itibari ile son veriyorum huzurunuzda!

O da... Yabancı da... Uzak duran can yoldaşları da... Bundan kelli elimin tersidir!
Gerisi sadece me, myself and I!
Artık yeni sevgilim karaciğerim. Midemin mutluluğu içinse herşeyimi veririm. Sinir sistemimden daha iyi bir dostum yok bundan sonra ve her türlü kararım için: Ben bilmem, beyin bilir!

Sağlıkla kalın canlar...


29 Kasım 2010 Pazartesi

Where is my Mind?

http://fizy.com/#s/1m4mma

Bir gittim pir gittim. Dönemedim bir türlü bu mahalleye.
Özüme döneyim diyeydi zaten tüm çaba ama evime bile dönemez oldum en sonunda.

Dilim döndüğünce: İşler epey karıştı canlar.
Dilimin dönmediği yerdeyse uzanan bomboş ve apak sayfalar...

Geçmiş günlerde aynı fikri yakalayabildiysek ucundan da olsa ya da ılık tebessümünüzün sebebi olabildiysem umulmadık bir anda... Belki iyi bir dilek yollarsınız bana hava kararınca. Hava kararınca içim de kararmasın veya doğan güneşle gelen aydınlık ruhuma da kaçsın diye. Ruhum kaçacak delik aramayı sürdürecek aksi takdirde.

Elbet gelirim bir ara gene bu mahalleye, gelince tıklarım sizlere de. Kalın sağlıcakla...



10 Kasım 2010 Çarşamba

Why Don't We Do it on the Road?

Yeni aldığım parfüme bayıldım. Bu kadar güzel kokabilir bir hatun kişi ancak. Kendisini eşarbıma boca ettikten sonra eşarbı boynuma dolayıp oturdum. Yaklaşık yarım saat sonra erotik hayallere dalmış olduğumu farkettim. Kendimi kendi kokumla tahrik ettim. "I just turned myself on" adlı bir beste yapmak istiyorum, Katy Perry styla!



İzmir'in barlarında biranın yanına turşu getiriyorlar. Turşuya sadece hamilelik dönemlerimde değil, normalde de aşerdiğimden çoook hoşuma giden bu uygulama meğer muhteşem de bir lojik barındırıyormuş bünyesinde. Turşu yapısı gereği insanın içini yakan bir gıda olduğundan, turşuyu yedikçe daha çok susayıp daha çok bira sipariş ediyormuş insanlar. "Oh la la!" öyle değil mi? Bol tuzlu patlamış mısırın ardında da aynı mantık yatıyormuş netekim.


Bira dedik alkolden devam edelim. Yıllardır köpek gibi içmeme rağmen hala 3.biradan sonra hayatım blurlanmaya başlıyor. Ucuza sarhoş olmak bir yandan güzel olsa da bir ufağı tek başıan devirip masadan babalar gibi kalkan hatunları da kıskanmıyor değilim. Bir de dün gece, evde tek başına şarabını yudumlayan hüzünlü ve güzel kadını oynadım. Bence rolümün epeyce hakkını verdim. Hoşuma da gitti halim. Böyle böyle alkolik olurum artık...






 



9 Kasım 2010 Salı

Pantolonunu Çok Sevdim, Çıkar Onu Bebeğim!

Yıllarca kılığa kıyafete önem vermediğimi iddia ettim. Pespaye sayılmasam da hiçbir zaman kokoşluk seviyesine erişemedim. İçten içe bu tavrımı beğendim. Kıyafete para vermemekle gurur duydum. Fakat geçen yılların sonunda yepyeni bir şey kefettim: Aslında gayet de şekilciyim! Kıyafete önem vermekle kalmayıp, insanları buna göre yargılıyor, haklarında karar veriyor ve en kötüsü de bundan pişmanlık duymuyorum.

Nasıl ki kotunun üstüne hiçbir şey giymeyerek bize karın kaslarını sergileyen yalınayak adam aklımı başımdan alabiliyorsa, yanlış ayakkabı seçimi de libidomu bir anda sıfırlayabilir. Mesela adam dediğin,
  • Parmak arası terliğin plaj dışında ayağa takılmayacağını,
  • Eşofmanın sadece evde giyilmesi gerektiğini,
  • Slip donların tedavülden kalkışının her yıl şenliklerle kutlanıldığını,
  • Boxer dediğinin efendi olması gerektiğini, öcüklü böcüklü cicilerin ancak "cici"lere yakıştığını,
  • İster siyah ister haki ister beyaz olsun hiç farketmez, herhangi bir tür atletin karizmayı dağıtacağını,
  • Erkek kazaklarında, gömlekerinde ve t-shirtlerinde pempe, eflatun, mor vb renklerin olmadığını,
  • 80'lerin gözde glam rock yıldızlarından biri değilse dar kotla cool olamayacağını,
  • Kolye, bileklik, yüzük gibi aksesuarların bayanlar için olduğunu bilir!


Bilmeyenler isterse ağızlarıyla kuş tutsunlar, ben onlara erkek demem! Ki ağzıyla kuş tutuyorsa zaten direk giysin pempe kazağıyla kalpli boxerını, zira saksoda görsellik de önemli bir yer tutar kanımca.

Acaba ben mi çağın çok gerisinde kaldım yoksa hislerimi paylaşan sessiz bir kitle hala mevcut mu çok merak etmekteyim.

5 Kasım 2010 Cuma

Mustang Sally


Milliyet çok acaip bir gazete. Yani hürriyet de okuyorum mesela ama o bile bu kadar tuhaf gelmiyor. Gerçi bir an düşündüm de... Hürriyet bir gazete olarak kafamda meşrulaşmaya başladığına göre, gri hücrelerim yavaş yavaş peynir kıvamına geliyor demektir. Ürktüm! Neyse canım, ben başka bir şeyden bahsediyorum. Milliyet diyorum, akıllara zarar maşallah! Tabi ki meşhuuuur foto galerisinden bahsetmeye lüzüm dahi yok! Bugün gördüğüm şu albüm yüzünden ofisteki herkes manik olduğuma kanaat getirdi. Çünkü sandalyemden düşene dek güldüm kendi kendime. Ama allah rızası için bir bakın yaa! Resmen Bülent Ersoy olum bu!!! Sanki Bülent Ersoy, Hande Yener'e "Hacıt üstüme giyecek iki parça bir şey veriver de ben bir boy İngiltere yapıp geleyim." demiş gibi. Ay hala gülüyorum ya baktıkça...


Akabindeyse şöyle birşey buldum. Bıçak gibi kesiliverdi gülmem. Sonra diyorlar ki yok efendim bloglarda hep bir tepki bir agresyon... [Telekinesis bu lafım sana!] İyi de sinirlenmekte haksız mıyım a dostlar? Bu ne şimdi a.k? Sen uçan fil Dumbo'nun ayakları yere basan versiyonuyken taşing kıvamına gel, sonra da çık meydana bikir bikir öt: Ay dombul dombul memelerim de ne güzeldi de, kıvrımlarım da bilmem ne! Hadi leeeeyn! Hırıspı seniii! Hiç sevmediğim pis ayaklar bunlar. Ha hevesle başladığım diyet her leziz sofrada suya düşüyor olabilir ve sinirim bundan sebep de olabilir ama gene de yalan dolan beyanlar bunlar ya! Sinirimi zıplattı sabah sabah.





Bu arada Sonisphere 2011 diye söylenti zıbırtmışlar. Bir line-up var ki "Biri bizle t.şak geçiyor" dedirten cinsten. Kesin kafaya alınıyoruz ama haydi hayırlısı, dedikleri doğru çıkarsa hacı oluruz allahıma. Çıkmazsa da canları sağolsun. Onun yerine paraya kıyar Bon Jovi ile avunuruz. Ön sıralardan sahneye doğru el-kol uzatan gözü yaşlı ergen kız tribine bağlarız, değişiklik olur.



=> Gideri yüksek, götürülebilitesi düşük bu gibi adamlar kalbimi kırıyor!




O değil de... Ben dün tavuk suyuna makarna yaptım. Vallahi bayağı hoş oldu. Böyle tavuklarla makarnalar aynı suyun içinde pişiyor, sonra makarna o suyu çekiyor falan... Böyle anlatınca epey iğrenç durdu, midem bulandı valla ama yerken çok hoştu be. Acı falan da koydum biraz. Gelsin baharatlar, gitsin çeşniler... Ooh miss! Yemek yapmaya başlamak distimik hayatımdan sıyrılma çabalarımın ilk basamağını oluşturuyor. Afferim lan bana.
MB sana puanım 9!

[Friends sevgim hakkındaysa konuşmak dahi istemiyorum. Öyle böyle değil zira kendisi! Belki bir gün ayrı bir yazı yazarım bununla alakalı.]

Öperim canlar...





 



 

1 Kasım 2010 Pazartesi

So Tell the Girls I'm Back in Town

Şu minnacık tatili fırsat bilip kendime ufacıcık bir kaçamak verdim.
Aile denilen huzur yumağının kollarında, kuzen denilen neşeli insanların kahkahalarıyla demlendim.
Güneş içime işlesin diye bağrımı göğe açmışken üşüyen ayaklarımın sesine kulak vermedim.
Ayaktan üşüten insanın karnındaki gaz sancısını hiçbir battaniye dindiremezmiş, öğrendim.
Yabancı'nın memleketi burası diye düşünüp, "Kitap zevkimiz de tuttu deyyusla" derken sevgilimi özledim.
Puslu Kıtalar Atlası ile bulamadığım yoluma yüreğimden bir pusula çizdim.
Pompalı tüfekle koca bir kayayı vuramayıp, omzumu tüfeğe teptirmekle yetindim.
Silahlara antipatim genetik sebepli değilse de hayvan sevgim ırsiymiş, kabullendim.
Ikea'ya giren anne, yitik anne imiş, sabretmek gerekmiş, tecrübeyle sabitledim.
Sahil soğuğunda bira, palmiye gölgesinde rakı, otopark köşesinde tekilayla gülümsedim.
Ama hepsinden çok teyze mutfağının türk kahvesini özleyeceğim.
Çünkü şimdi gene "normal"in başlayıp "huzur"un tükendiği yerdeyim.
Ev(!)deyim.
Çok bilindik bir kokuyla süslenmiş, tanıdık bir tende çekeceğim uykuya hasretim.
Buyrun bu da tatilimdeki müziğim.

25 Ekim 2010 Pazartesi

The Flame!

10 yıllık rutin kırılmış da tarihi bir günmüş de bilmem ne... Rakibi dağıttığı halde gol atamayan, full gaz, sıfır skor takım var karşında! Takımımızın dertleri büyük a dostlar, tek maçla bitecek gibi değil. "Türk futbolu için tarihi bir gün bik bik..." diyenlere de sormak isterim: Türk futbolu ne ola ki? Hala ağız tadıyla futbol izlenmiyor bu ülkede, sene 2010 can dostlar! [O değil de... Hagi ve Tugay'ı ne özlemişiz be arkadaşş!]


Detoks kararı aldım! Sıfır sigara! Sıfır alkol! Sağlıklı beslenme! Bugünden başlayarak hem de. Tatlılar, abur cuburlar ve pilav... Size güle güle. Gelsin kerevizler, gelsin karnıbaharlar. Oooh! Karaciğerime sağlık! [Hem böylelikle sarhoş olup kendimi elin adamlarının kucağına atma, telefonda sevgili darlama, ağlak kız tribiyle iç bayma, sağlıklı ilişkiyi sabote etme vb eylemlerimin de önü kesilir belki ha?]



Detoks aslında böyle bir şey değil, değil mi? Ben yaptım oldu. Toksinlerden arınıyoruz işte. Maydanoz suyu içmesem de olur bence. [Maydanoz suyu da votkayla iyimi gider ne? Ama o zaman da botoks detoks bozuluyor işte. Ooo beybi, dilemma!]

Şu aşağıdaki şarkı çok malum bir kişi tarafından son derece malum bir internet sitesinde paylaşıldı. "Black Snake Moan filmiyle tanıdığımız cici abilerden şahane bir parça daha..." diyerek beğeninize sunuyorum. [Herifçioğluyla müzik zevkimiz de tuttu iyi mi? Boşa etkilenmemişim demek p.şttan!]

http://fizy.com/#s/1lu0u2




P.S: Black Snake Moan'ı izleyim derim. Eğer Samuel'e bayılırsanız, blues'un hastasıysanız ve "Müziğimi dinler, Ricci ablaya bakarım, film sikko olsa da olur" diyebiliyorsanız tabi...

22 Ekim 2010 Cuma

Another One Bites the Dust

Ay Hev Sam Kuvesçıns Vol. #2

Yan masamdaki iş arkadaşım bilgisayarı yavaş çalıştığı için sinirlenip 10 dakikada bir mouse'unu masaya çat çut vuran bir ablayken...
Karşı masamdaki endüstri mühendisi teyze, kızının yanağında durduk yere pörtleyen et benini doktora göstermeye gerek olmadığını çünkü babaannesinin bir haftadır okuyup üflemekte olduğunu söyleyen zihniyetken... İş dünyasından soğumam yine de yersiz midir? En azından günlerden cuma olduğu için sevinmem normal ama öyle değil mi?

 
Bugün Yabancı ile bir kez daha karşılaşma ihtimalim varken ve sevgilime çok aşıkken ve ikinci baharımızı yaşıyorken ama Yabancı'yı da tüm hafta kafamdan tam olarak silip atamamışken kendime nasıl mani olmalıyım? Yoksa mani olmayıp gidebildiğim yere kadar gidip sonra kendimden nefret edip intihara meyilli depresif kişiliğime rağmen hayatımı idame ettirmeye mi çalışmalıyım?


  


Bu yaşıma gelip bunca bilimsel hede okuyup teknolojik nevalelerle haşır neşir oldum ama hala aklımın yatmadığı bazı şeyler var. Bunların başındaysa fotoğraf makinesi geliyor. Yaşanmakta olan capcanlı ve gerçek bir anı dondurup kaydedebilmek gözüme mucizevi bir şey gibi göründüğüne göre, acaba çok mu idiyotum?


Yıllar yıllar evvel iken... Develer pireleri düdükler iken... Ben lisenin koridorlarını ergen kaşarlığımla arşışnlar iken... Televizyonlarımızı şenlendiren Johnny Depp'li Magnum reklamını internette bulabilen var mı?
(Hatırlıyorsunuz değil mi reklamı? Johnny saten çarşaflarının içinde çırılçıplak uyumaktadır ve odaya giren kadın en seksi sesi ile "Johnyy..." diyerek çarşafı aşağı çeker. Çarşaf tam pelvis kaslarına gelmiş iken hatun kişi Magnum'u görerek ona yumulur -Yataktaki pelvisine kurban Johnny'e yumulmak varken- Çarşaf, Johnny ve heyecanlı hayallerimizse yatakta kalakalır...)


Sol omuzun arkasına yaptırılan minik şirin tatlı cici bir dövme de minik şirin tatlı cici bir kızın kevaşe görünmesine yol açar mı? Yoksa hiçbir yere yaptırılan hiç bir dövmenin hiç bir kız üzerinde böyle bir etkisi yok mudur zaten?





Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Zihnimi meşgul eden sorunların sadece bunlar olmasına bakarak ne kaadr sığ bir insan olduğumu sizler de farketmişsinizdir sanırım. Ehe! Şaka yapıyorum.
Korkunç derinliklere sahip feylezof bir yapın vardır aslında. Sadece beynimi idareli kullanmaktan yanayım. Zeki olduğum kadar tutumlu, güzel olduğum kadar da küstahımdır!

FotoNot: Albert Camus'un Yabancı'sı hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan biridir. şiddetli tavsiye etmek üzere apayrı bir yazı hazırlamayı düşünmekteyim bir ara. "Eyfel g.tüme, minare s.kime" moduna ihtiyacı olan herkesin şu andan başlayarak en yakın kitapçıya kadar koşmasını öneriyorum. Muc!

19 Ekim 2010 Salı

Humanism Sucks!

Gündem başlıklarından kısa kısa...

  • Kadınlarda or.spuluk switch'inin doğuştan "on" geldiğini kabul etmek femme familyasının da lehine diye düşünmekteyim. Zira bu şekilde tüm erkeklerin doğuştan or.spu çocuğu olduğu da açıklığa kavuşmuş oluyor.
  • Oyuncak arabaları "Dışş dışş" efektiyle çarpıştırarak eğlenen oğlan bebelerle, Call of Duty'deki askerleri "A.ına koduğumun i.neleri" efektiyle çarpıştıran herifler arasındaki paralellik erkek gelişim(!)inin ne de güzel örneği!

  • Barbie'yi giydirip süsleyip Ken'in koynuna sokan kız çocukları büyüyünce ayna karşısında saatlerce hazırlanıp kendilerini sokacak erkek koynu avlamaya çıkıyorlar ki bu da kadının gelişim(!)idir bence.

  • "Sizin de EQ'nuz yüksek cicim" diye uyutulan eksik IQ'lu dişi ahalisinin nasıl olup da dünyayı parmağında oynattığını sadece şu teoriyle açıklayabiliyorum: Erkeklerde bu ve şu arasındaki senkron bozukluğu! İkisi aynı anda çalışamıyor olsa gerek.

  • Deyişin doğrusu "Karun kadar zengin olacağına fındık kadar a.ın olsun" mudur yoksa "Dünya kadar aklın olacağına fındık kadar a.ın olsun" mudur diye tartışırken geçen gün, farkettik ki lafın girizgahına x değişkeni koymak kafi. Zaten x yerine ne koysan söz doğruluğunu koruyor.

Esenlikler dilerim...

15 Ekim 2010 Cuma

Mimi mi mama ma...

İlk mimim de mimlendiğine göre artık mimli bir bilokır sayabilirim kendimi değil mi?
Bilok dünyasındaki ilk terfimi almama vesile olan Lilja'ya buradan şubidi dubap bubap'larımı yollar ve konuya giriş yaparım:


Şimdi efenim mevzu tam olarak şöyle; yaşadığımız tüm sıkıntıları geride bırakıp, sevmediğimiz insanlardan, yapmaktan daral gelen işlerden uzağa bir tatile gidiyoruz. Bizi yolcu etmeye gelmiş üstelik gıcık olduğumuz herkes. Alayına çalımlı bir bakış fırlatıp arabamıza bindikten sonra, geride kalanları çatlatırcasına müziğin sesini sonuna kadar açıp, tozu dumana katarak oradan uzaklaşıyoruz. Şimdi sizden istediğim, mimlediğim herkes bindiği arabanın resmini ve son ses açtığı şarkının adını, sözlerinden bir bölümü ve söyleyen solistin resmini yayınlayacak.


Eğer pikap hastası olmamı garipsemeyecekseniz işte budur benim arabam:

Kendisi Nissan Navara olur, biraz eskidi belki bu model ama her daim gönlümün baştacıdır.

Pikabıma atlayıp saçlarımı savururken de arkamda kalanlara şunu çalıyor olacağım:
Iron Maiden - Can I play with Madness

Ahan da ayrın meydın ve de şarkının bir kısım sözleri:


can i play with madness
give me the sense to wonder
to wonder if i'm free
give me a sense of wonder
to know i can be me
give me the strength to hold my head up
spit back in their face
don't need no key to unlock this door
gonna break down the walls
break out of this bad place



Mişın ekamplişt diye düşünmekteyim.
Fakat son olarak benim de birilerini mimlemem gerekiyor sanırsam.

Bu nedenle de henüz arablarını/şarkılarını ize anlatmamış olanlardan Leah ve Hemera'yı seçiyorum.